12 Ağustos 2009 Çarşamba

vah ki wah!

"sevim ilen göz göze"; valla memnun olurdum göz göze bakıp dursalar bi süre sonra kalkıp gitseler ama maalesef baya bi gevezeler. hani "ne durumdayız, globalleşme macerasının neresindeyiz?" sorularına inşallah cevap değildir bu akşam şahit olduğum TV proğramı.

adının Sevim olduğunu şıp diye anladığım bi proğramcı, karşısında soldan sağa: bi müzisyen, bi tiyatrocu, bi çizer (karikatürist), bi de yazar. bakarmasınız ekibe sanatın her kolundan bi numune, misal nuhun gemisine koy sanat biter diye korkma. ha komiklik olsun diye yalandan kurgulamadım, hatta yazar hariç isimlerini hepinizin bildiği tipler.

proğramı hazırlayan ve de sunan kişinin yerine koyun kendinizi. karşınıza almışsınız müzisyeni, tiyatrocuyu, karikatüristi, yazarı . ne konuşurdunuz bu muhterem sanatçı tayfasıyla, ya da ne için çağırmışsınızdır.

"Sevim" elindeki kağıttan okuyor "dünyanın en zengin hayvanı bi alman kurduymuş sahibi ölmüş köpeğede milyon dolar bırakmış." ve arkasından soruyor, "hayvanlara miras bırakılması sizce doğrumu" (yeminle)

daha kötüsü var; tiyatrocu cevaplıyor "benim kanaatim, insanlara bırakılması genelde" ardından karikatürist komiklik yapmaya çalışıyor, müzisyen ben amerikada mastırımı yaparken diye başlayan cümleler kuruyor.

velhasılı kelam , "ço çok fena". bunların arkasından da facebooktan kanburu cıkmış bi nesil geliyo o daha bi "fena".

22 Haziran 2009 Pazartesi

Lan Hoşaf!!

lan hoşaf, ananı...!!
sene 1826, yeniçeri ocağında genç bir subay yemek dağıtan aşçının tek bi kepçeyle önce pilav sonra Hoşaf verdiğini dolayısıyla hoşafın yağlandığını görüp ayrı kepçeler kullanmasını emreder.
Zamanın yenilikçi padişahından pek hoşnut olmayan yeniçeriler; "hoşafın yağı kesildi" diyerek ayaklanma çıkarırlar. günler süren olaylar esnasında padişah yeniçeriler için ölüm fermanı ve halka öldürme yetkisi verir. çaresizlike karargahlarına sığınan yeniçeriler 2.mahmut'un emriyle diri diri yakılırlar.
Pek tabi bu yağız delikanlıların arasında, orduya savaş kazandıran hatta yenilgiye uğramak üzereyken gaz verip kader değiştiren "mehter takımı" ve asla kağıda dökülmemiş, sadece akıllara işlenmiş yüzlerce marş da alevlerin arasında kül olup gider.

"neslin baban, ceddin deden" marşı dışında Bugün çalınan marşlar anonim türkülerin mehter takımına uyarlanmış halleridir. yani hepsi semazenlerin yalandan dönmeleri gibi, fasa fiso şeylerdir.

Bakın bi tas hoşafın müziğimize ettiğine.

çıkarımlar ( :P )
1. reformist denilen 2.mahmut aslında kundakçıdır.
2. hoşafla pilavı tek kaşıkla güpletin (ben öyle yapıyorum lezizzzz)
3. müzikle uğraşıyorsanız, bestelerinizi notaya dökün. (yada nota öğrenin hemen)
4. "ben anlamadım ne önemi var bunun" diyorsanız, kansızlık(anemi) probleminiz vardır.

14 Haziran 2009 Pazar

for u !! sahife 200.

...Buz gibi olmuştu genç adam, öyleki hemen bitişikteki salonda kumar oynayan hanımefendilerin parlak saten tuvaletlerinin altında göğüs uçları ansızın düşen oda ısısıyla ürpermiş dimdik olmuştu ve ıslak görümlü sexy rujlarla süslenmiş dudaklarından "klimamı açık ayol" iniltileri kumarhanenin duvarlarında akisleniyordu. Albırt, bu esrarengiz soğuk hava dalgasının kaynağını araştırmak için odaya girdi ve biraz önce tüm servetini acımadan üten ve her zar atışında erol taş kıvamında gülerek çileden çıkmasına neden olan adamı manda boku kıvamında moralsiz görünce laf sokup yüreğimi serinleteyim diyerek "ne o Aleksandır, biraz önce ki deli doluluğundan eser kalmamış, genel seçimlerde barajı geçeceğine kesin gözle bakıp,aldığı 0,5 oyla hezimete uğramış doğu perincek gibisin, nı ha haaa". Oysa Aleksandır bu kelamın tek bir kelimesini bile duymamıştı. "bana o türk kızını bul Albırt, emi canım" diyebildi gayretle, düğüm düğüm olmuştu hırtlağı, nefes almakta hiç acele etmiyordu. "şunu anlamamakta neden ısrar ediyorsun Aleksandır, türkü altın kafese koymuşlar memleketim demiş..." derken , bıçak gibi kesildi sözleri; "senden kazandığım serveti geri veririm" dedi kesin kararlılıkla aleksandır. "vallahamı aleks kuzum, eminmisin." oda, albırtın gözlerinden yayılan ışıltıyla aydınlanmış, tavandan sarkan ve odanın 3/1'ini kaplayan kristal avizeyi gökkuşağının 7 rengine boyamıştı. gözleri kamaşan alexsandır hiç bir şey göremiyordu, "haydi albırt, getir onu bana, ne duruyorsun albırt, getir oğlum hadi albırt" diye bağırdı elleriyle kamaşan gözlerini kapatarak. oysa Albırt çoktan topuklarını haftada yedi gün, günde 4 saat solaryuma soktuğu ve bepanten kremle 30 dakika ovduğu poposuna vurarak uzaklaşmıştı türk kızını bulmak için. aleksandır odanın tekrar karanlığa boğulduğunu hissederek gözlerini perdeleyen avuçlarını yüzünden çektiğinde , yalnız olmadığını farketti. tam karşısında , geniş büyük yekpare camdan yapılmış pencereden sızan bir damla ayışığında klasik dönem heykelleri gibi sessiz hiç kımıldamadan duran karanlık bir silüet gördü. "kim var orda, kimsiniz" derken malkoçoğlunu görmüş gavur gibi titriyordu. Silüet, bir adım atarak yüzünü Aleksandıra yaklaştırdı. aleks;
-türk kızı..!
-evet.
-ama, ama sen gitmiştin.
-gitmedim kapının arkasına saklandım.
-gitme , kal benimle türk kızı.
-sanırım bu evlilik teklifi.
-evet,evet evlen benimle
-sünnet olmalısın
-olurum.
-sigortamı dışardan ödemelisin.
-öderiz, ne kadar var emekliliğine.
-5000 iş gününü doldurucam işte , hesaplanır o.

-SON-

08 Haziran 2009 Pazartesi

uzun uzun sanat tarihi bölüm3 (ninja tosbaalar)



1300lü yılların sonları ve 1500lü yılların avrupasında millet açlıktan biribirinin götünü yerken, şimdilerde medeniyetin kucağı dediğimiz topraklar üzerinde abdestsiz, yıkanmaktan bihaber, boklu götlerinin kokusunu saklamak için parfümü icad eden avrupalıların arasından 4 delikanlı, 4 mucize insan peydah olur. (aslında bu dönemlerde yaşamış yüzlürce sanatçı vardır ve eserleri müze depolarında sergilenmek için sıra beklemektedirler). leonardo, donatello, michelangelo ve raffaello zamanın kendilerini "asil" diye nitelendiren sosyete kokoşlarının cümle aleme hava olsun diye himaye altına aldıkları sanatçı tayfasıdır. ninja kaplumbağalar sayesinde hep beraber takılıp, bi odanın içinde ressamcılık yaptığını zannettiğimiz bu şahsiyetlerin durumu pekte komedi dans dörtlüsü gibi değildir. aksine donatello mesela diğer üçünden neredeyse 100 sene evvel doğmuştur.
bu muhteşem dörtlünün yüzlerce sanatçıdan sıyrılıp hala blogspotlarda mevzubahis edilmesi sebebi: sanatlarındaki kırmızı kurdelalık başarılarıdır. şimdi gelin bu sanat tarihinin altın basamaklarını kıssaca tanıyalım.

Donatello: 1356'da pırt, ve 1466'da cort. diğer üç sanatçının öncüsü. babası dokuma işçisi (overlokçu gibi bişey herhalde). floransalı ressam, heykeltraş, mimar bu ihtiyar delikanlının asıl branşı kuyumculuk.

Leanardo: 1452'de pırt, 1519'da cort. 67 yaşına kadar hiç aralıksız sanatla meşgul olan bu amca sadece Monalisa'yı yapmamıştır. ressam, heykeltıraş, mimar, mühendis, mucid matematikçi ve de frijit'dir. çiftçi bi kadının evlilik dışı çoçuğudur, babası asla belli olmamıştır (piç atması).

Michelangelo: 1475-1564, henüz 13 yaşında zamanın ileri gelen ressamlarından birine "eti senin, götü benim" denilerek çırak verilir. kalfalık döneminde yine zamanın zengin (ismi lazım değil reklam olmasın) ve ünlü bir ailesi tarafından himaye altına alınır. burada ölene kadar mermer oyar. 20'li yaşlarda sanat tarihine adını yazan bu zaat yüzünün çirkinliği ilede pek ünlüdür.

Raffaello: 1483-1520, 37. doğum gününde kuyruğu titreten talihsiz ressam bi evin içinde doğar bi evin içinde ölür. babasıda ressam olan Raffaello babasının ölümüyle "hah sıra bende" deyip fırçayı eline alır ve aynı atölyede ömrünü tamamlar.

malzeme, perspektif, ışık-gölge, kompozisyon gibi önemli unsurlarda resmi, heykeli bi basamak yukarıya taşıyan bu muhteşem dörtlü ruhuna el fatiha.

03 Haziran 2009 Çarşamba

uzun uzun Sanat Tarihi bölüm 2 (pompei)


pompei, şimdiki italyada bulunan ve şehrin finitosunu sağlayan venüz yanardağının eteklerine kurulmuş zamanının parisidir. pompei ahalisi, şehrin ticari konumu itibari ile fevkalade alım gücüne sahip, yediği önünde yemediği bulunmayan terbiyesiz kişilerdir.
o sıralar bu dingilleri dizginleyecek Allah korkusu veya kominist bi topluluk yoktur.
işte ençok kim sex yapacak, en güzel kimin evi gibi doyumsuzluğun sınırlarını zorlayan Zenginlik yarışı sanatıçının işine yarar.

evlerde resim, mozaik, rölyef olmayan duvar, heykel olmayan bahçe kalmaz. öyleki sanatçı ihraç eder şehir. sanatçılar farklılıklarını ortaya koymak için deliler gibi çalışırlar.

pompei şehri, pompei sanatı resim heykel için mihenk taşıdır. perspektif, mekan, gerçekçilikle resim sembolizmden sıyrılmıştır artık.

lakin; "1 kadın, 2 kadın olmadı komşumun körpe oğlunada kayıym" doyumsuzluğundaki pompei adamı kendisiyle birlikte pompei sanatınında kıyametini hazırlar.

not: pompei kelimesi "pompalamak" kelimesiyle akraba olabilirmi acaba. cümle içinde kullanalım "komşunun kızına pompei"

sonraki bölüm: leonardo, mikelanjelo, donetello, rafael. yani ninja kaplumbahalar.

uzun uzun Sanat Tarihi bölüm 1 (mağara resmi)


maymundan insana evrim olayının tam ortasında, yani akilbali olduğumuz halde ayaklarımızda el gibiyken start almıştır sanat tarihi. (yani kitablarda yazan bu. ben evrime inanmıyorum çünki pozitif bilimciyim, teori ispatlanırsa bakarız.)

Manitasına "duvarlara kazıdım aşkımızı" demenin hazzını tatmak için resim yapmaya başlar insan (götünde donu yok o sıra). ekmek, hak, toprak kavgaları henuz icat edilmediğinden, sanat tarihinin en güzel eserlerini verir "kaygısız".

haberleşmeyi, not tutmayı resimle çözmeye çalışan kıl yumağı atamız bu işi oldukça meşakkatli bulmuş olmalı ki resimlerini harf denen sembollere evirir. (bak burdaki evrim teori değil, buna katılıyorum). ta burdan , taaa antik döneme kadar pek kayda değer bi iş çıkmamıştır resim sanatı adına, çünkü harf kullanmak resim çizmekten kolaydır. "ne anlattın abi bu resimde" geyiği teee o ilkel yıllarda doğmuştur yani.

otla, bokla, isle, böcek kakasıyla yapılan mağara resimleri hakkında çok bile yazdım.

Sonraki bölüm: götçülükten helak edilen pompei ahalisi, ve bu oğlancılığın resim sanatına etkileri.

12 Mayıs 2009 Salı

özür

Mchlngl senden özür diliyorum, sen gelmiş geçmiş en güzel adamsın.

10 Mayıs 2009 Pazar

no sex!

25 yaşında neyi becerdiniz. bi insan 25 yaşında ne becerebilir. veya şöyle söyliym; bi işte zirve olmak için kaç sene çalışmalısınız ki o işin tarihinde yapılmış en iyi şeyi yapabilesiniz. 30-40 belkide bir ömür.

Peki bu adam yani Michelangelo bu heykeli yapabilecek seviyeye ulaşabilmek için kaç sene uğraşmıştır sizce. ön bilgi vereyim. "davut" isimli bu heykelin yapımı 3 seneyi bulmuş, 5 metrenin üzerinde ve yekpare memer. sanatçının 26 yaşındayken tamamladığı "davut", heykel sanatının baş yapıtı.

peki 26 yaşında millet güzel sanatlara hazırlık kurslarında kurşun kalem öğütürken nasıl olurda bu adam gelmiş geçmiş en iyi heykeli yapar.

13 yaşında ustasına emanet edilen bi çırak, atölyede geçen çocukluk, atölyede geçen ergenlik dönemi. aslında cevabı zor değil. adam çirkin, hemde öyle çirkinki yüzüne bakılası değil. manita yok arkadaş yok. başarı var.

09 Mayıs 2009 Cumartesi

ye kürküm ye!

beynimize vura vura, kakıla kakıla sokulan. "iyi şablon" diye zorla inandırılan (her nedense). milli değer diye sahiplenilen. heykelleri dikilen, kitapları yazılan, kahramanlaştırılan bi sürü şey, bi sürü insan var. çocukken pembe beynimize usulca, güzellikle yerleştirdiğimiz ve akilbali olduktan sonrada asla kahramanlığını, insanlığını sorgulamadığımız, hatta sorgulamayı günah değerlendirdiğimiz klişelerden biride 'nasrettin hodja'mızdır.

kimdir nasrettin (hoca demiyorum, bi değerlendirelim hak ederse hocada deriz, hazret bile deriz).

bizi güldüren (varsayalım), güldürürken düşündüren nasrettin göle yoğurt mayalıyormuş, adamın biri demişki hoca delimisin göl maya tutarmı, oda demişki ya tutarsa. sonuç: nasrettin manyak, ziyankar, sopalık deli.

adam gelmiş "hoca borcun var bana, ne zaman ödiycen" demiş, nasrettin:"bak diken ektim yolun kenarına , onlar büyüyecek, koyunlar gecerken dikenlerine yünleri takılacak, ben o yünleri satıcam borcunu ödiycem". sonuç: nasrettin borcuna sadık olmayan , sözünde durmayan sopalık deli.

hocayı düğüne almamışlar, gitmiş güzel bi kürk giymiş. kürkün hatrına almışlar içeri, yemek yerken kürkünü tabağa sokup "ye kürküm ye" demiş. sonuç: nasrettin uyanık, açıkgöz sopalık bi deli.

nasrettin kasabaya iniyomuş, köyün çocukları peşine düşmüş "hocam hocam bize düdük getir" demişler. içlerinden biride hocaya istediği düdüğün parasını vermiş. nasrettin kasabadan dönerken sadece paraveren çocuğa düdük almış. ve diğer çocuklara erol taş edasıyla "parayı veren düdüğü çalar" demiş. sonuç: sizi bilmem ama bu münasebetsiz adamı değil coluğuma çocuğuma örnek diye göstermeyi, kapıdan içeri sokmam.

saygılar, düşünen insanlara.

not: ulubatlı hasan diye birinin hiç yaşamadığını, fazarfen ahmet çelebinin galata kulesinden asla uçmadığını biliyormusunuz. neden: böyle yalanlara ihtiyacımız var.

06 Mayıs 2009 Çarşamba

GAVAT YELLERİ

Yaşasın yaşlanıyorum galiba; emosundan, saçlarıyapılı lakin götünde eşofmanla dolaşan kızına, tokyo otelinden, murat bozuna gençlik denen dallamalıklara fena halde kıl kapıyorum, hatta hatta söğüyorum (bakınız anlamadığınız tabirler kullanıyorum, neden? yaşlanıyorum).

Platon (Allah gani gani rahmet etsin) bu tür insanlara "yığın" derdi sohbetlerimizde, "abicim kırıcı oluyorsun bazen" diye sitem ederdim fakat kemale yaklaştıkça nede haklı olduğunu ve end lisanında bu tür lakırtıların zaman aldığını anladım (aras öpüyorum yanaklarını).

Neyse gelelim gençlere "alın bu sizin, bunlarda sizden" diye sunulan "gavat yelleri " dizisine. özetle şöyle dizi küçük bi kasabada üç velet var. bunlar kanka, bunlar dost, bunlar beşikten buyannı arkadaş. derken medeniyetin beşiğinden, alamanyadan akranları bi kızcaaz gelir ve aralarına katılır. mine (medeniyetten gelen), bu üç saf, biribirine kardeş kasabalı gence "bak bunlar çükünüz, aslı buda senin kukun" diyerek apış aralarındaki o vakte kadar sadece işemek için güneşe çıkarılmış uzuvlarını gösterir ve "bunları birbirine değdirince insan bi hoş oluyo" der. dizi başlar o anda. sanırım iki senedir süren bu GENÇLİK dizisinde herkes herkese değdirir, herkes herkesi bi hoş eder. kukular çükler fırdöner, yandım çavuş yetiştir hortumu tadında sürüp gider dizi. deniz mineye, aslı denize, aslının ablası denizin babasına, yamukağız öğretmenine, öğretmeni yamukağızın abisine, su yamukağıza, atakan su'ya , o ona bu buna. reyting düşmesin diye diziyi yazan arkadaş kombinasyon kalmadıkça diziye yeni kukular, yeni pipiler ekler. bu "sex and city" kıvamı sürüp gider. Vesaire.

insaf, bu gençlik dizisi değil. yaşını başını almış bi adamın (!) fantazileri vede kesesini doldurması. cebleri dolu vaziyette kendi cektiği diziyi izlerken masturbasyon yapmıyosa ne oliym.

eeee, bunu yiyen gençliğede yuf. anladıkmı?